Hangi Özgürlük?-Neo Liberal Çıkmaz

Isaiah Berlin, 1958 yılında ‘İki Özgürlük Kavramı’ isimli bir seminer verdi. Pozitif ve Negatif Özgürlük tanımlarını ortaya attı. İki fikrin temelinde de Fransız Devrimi vardı.

Hangi Özgürlük?

Bencil, arzulu, istekli bireyler… Ve onlara istediklerini sunan yönetimler. 1980’ler boyunca özgürlüğün kısa, basit tanımı buydu. Herkes, her istediğini yapabilirse özgür kişilerden oluşan özgür topluma ulaşılabilirdi.

1950’li yıllarda Oxford Üniversitesi profesörlerinden Isaiah Berlin Özgürlük kavramı üzerine düşünüyordu. Rus devrimine tanıklık eden bu mülteci ailesiyle İngiltere’ye kaçmıştı. Sovyet devriminin insanlara özgürlük adı altında baskı ve şiddet getirdiğine inanıyordu. Birey özgürlükleri ve onların korunması üzerine tartışmalarda bulunuyordu.

“İnsanlar hata yapma özgürlüklerini istiyorlar ve tartışabilmeyi. Kendilerine ilkokul öğrencileri gibi davranılmasından hoşnut değiller. Rehberlere ihtiyaç duymuyorlar. Hükümetler ve fabrikalar şöyle diyor: insanlar sürü gibidir, onları bir arada tutmanın yolu da yönlerini gösterirken, kurallara uymalarını sağlamaktır. Bu onların iyiliğine ve bir gün anlayacaklar. Britanyalılar yıllardır Afrika’daki insanlara böyle davrandı, okul müdürleri de öğrencilerine… Bu tür tutumlar her zaman kötü sonuçlanır.”

Isaiah Berlin, bireysel özgürlüklerin önündeki en büyük tehditin Sovyetler Birliği olduğuna inanmıştı. 1956 yılında Macaristan’a müdahale eden Sovyet tanklarını örnek gösteriyordu. Berlin’e göre insanları zülumden kurtarmak üzerine temellenen bir rejim, kendini gaddar bir yönetime dönüştürmüştü.

Pozitif ve Negatif Özgürlük

Isaiah Berlin, 1958 yılında ‘İki Özgürlük Kavramı’ isimli bir seminer verdi. Pozitif ve Negatif Özgürlük tanımlarını ortaya attı. İki fikrin temelinde de Fransız Devrimi vardı.

Pozitif Özgürlük kavramına inanlar devrimin öncü kadrolarıydı.

Özgür insanların oluşması için değişim şarttı. İdeal insan tanımı yapılıyor ve bu ideali şekillendirecek kadroların önemi vurgulanıyordu. Kitlelere özgürlük sağlamanın yolu onlara doğru yolu göstermekten geçiyordu. Jakoben lider Robespierre, terör kavramına yeni bir boyut getiriyordu.

“Devrimci bir hükümet için terör, geçmişte zalimlerin başvurduğu terörden farklıdır. Bugün yeni ve erdemli bir toplumun önünü kapayan, ahlaki açıdan yozlaşmış olanların yıkımı anlamına gelir. Ve terör bugün, zorbalığın karşısında özgürlüğün zorbalığıdır.”

Jakobenlerin genel kanısı ‘insanları özgür olmaya zorlamaktı’.

Isaiah Berlin pozitif özgürlüğün her zaman başarısız olacağını savunuyordu. Korku ve terör ideallere ulaşmaya yetmeyecekti. Tek bir çözüm yolu olduğunuza inandığınızda, diyordu Berlin o yol için her türlü şiddeti olağan görürsünüz. İdealleriniz için insanları öldürmek de bunlardan biridir.

Berlin, bu özgürlük tanımı karşısında Negatif Özgürlük kavramını geliştirdi. Tüm bireyler istediklerini yapabildiklerinde özgür olacaklardı. Yasalar ve kurallar yine olmalıydı ama onları uygulayan hükümet denetim altına alınmalıydı.

Ulusal Kurtuluş

3. Dünya ülkelerinde ise kurtuluş savaşları şekillenirken pozitif özgürlük daha da keskinleşerek ulusal hareketlere sindi. Devrimci şiddet tüm sömürge altında ezilen halkların kurtuluş yolu olarak benimsendi. Cezayir’de Ulusal Kurtuluş Cephesi bu tür ayaklanmaları düzenleyen ilk örgütlenme oldu. Yeni bir lider Cezayir halkına özgürlük vadediyordu; Frantz Fanon. Karayip adalarında bir Fransız sömürgesinde doğan bu siyahi doktor, Batı’nın insanların zihinlerini kontrol ettiğini ileri sürüyordu. Bireylerin bu durumdan kurtulmasının tek yolu şiddettir diyordu, Fanon. Silahlı mücadelenin deneyimi insanı güçlü ve özgür kılıyordu. Bu fikirlerin ardında varoluşçu Sartre’ın etkileri görülüyordu. Bireyler kendilerini toplumun etkisi altında dar ve sıkışmış bir alanda hissediyorlardı. Gerçek özgürlüğe ulaşmak için yanılsamalar aşılmalıydı.

Fanon bu yaklaşımı devrimci bir kurama uyarladı. Che Guevara’dan, İranlı Ali Şeriati’ye, Güney Afrikalı Biko’dan, Filistinli Yaser Arafat’a kadar pek çok lideri etkiledi. Sartre’da bu kuramın sadece koloni olan 3.dünya ülkelerinde değil Batı toplumlarında bile uygulanabileceğini savundu. Burjuva toplumunun etkisinden kurtulmanın yegâne yolu devrimci şiddetti. Bu baskıcı ve zorba yönetimlerle onların anlayacağı dilden konuşmanın tanımıydı.

“Devrimci davayı savunuyorum, çünkü kişisel olarak amacım bu burjuva toplumunu yıkmaktır.”

1968 yılında Avrupa’da başlayan hareketlerin temelinde bu fikir yatıyordu. Kitleleri şiddet ile uyandırmak!

Bu devrimci şiddetin 2000’li yıllara yansıması tam aksi yönde olacaktı. Negatif özgürlüğü savunanlar bir noktadan sonra kendilerini özgürlüğün tek savaşçıları olarak görecek, bunun için güç kullanmaktan kaçınmayacaklardı. Onların istediği ise halkların özgürlüğü değildi şüphesiz, kişisel çıkarların maksimize edilmesinin sert bir yolunu deniyorlardı.

Yorum Yazınız