Sözlü Edebiyat-Söylediğimi Yaratırım

Sözlü edebiyat Mezopotamya’da Gılgamış Destanı ve Hindistan’da Mahabharata ve Ramayana’da olduğu gibi bir uygarlığın kökenini anlattı.

“Abra ke ad ebra.”

Savanda küçük bir ateş hayal edin. Etrafında bir avuç insan. Aralarından biri ayağa kalkıp bir öykü anlatmaya başlıyor. Bir av hikayesi mi? Zorlu bir yolculuk mu? En iyisi evrenin ve yaratılışın gizemi.

Nijerya’dayız. Bini kabilesinin içinde.

Oba’nın hikayesi

“Başlangıçta gök tanrısı dünyaya çok yakındı. O zamanlar, erkekler ekin biçmek, kadınlar yemek pişirmek zorunda değildi ve çocuklar hiç aç kalmazdı, çünkü büyük gök tanrısı hepsinin ihtiyacını karşılardı. Biri acıkırsa gökyüzünden bir parça kesip yerdi.

Enfes bir tadı vardı. Gökyüzü bazen etli kebap, bazen közde kızarmış mısır, bazen de olgun ananas tadında olurdu. Yapacak çok az iş vardı, o yüzden insanlar güzel kumaşlar dokuyarak, alımlı heykeller yaparak ve birbirlerine macera hikayeleri anlatarak vakit geçirirlerdi.

Toprakların sahibi Oba idi ve muhteşem bir sarayı vardı. Nedimleri en görkemli elbiseleri giyerlerdi ve kibar ve terbiyeli tavırlarıyla ünlüydüler. Maiyetindekiler içinde bir grup uşak vardı ki, görevleri sadece günlük yemekler ve özel günler için gökyüzünü kesip şekillendirmekti. Fakat gök tanrısı kızgındı, çünkü insanlar müsriftiler. Çoğu zaman yiyeceklerinden fazlasını kesiyor ve kalanını da çöpe atıyorlardı.

‘Bu diyardaki bütün çöp yığınlarında ekşiyip bozulduğumu görmekten usandım,’ diye kara kara düşünüyordu gök tanrısı. 

Bir sabah güneş doğarken gökyüzü aşırı karardı. Oba’nın sarayının üzerinde büyük kara bulutlar toplandı ve yukarılardan büyük bir ses gümbürdedi.

‘Oba! Güçlü adam! Halkın benim armağanımı ziyan ediyor. Seni ikaz ediyorum. Onu artık ziyan etme, aksi takdirde gideceğim.’

Oba, dehşete kapılıp derhal ülkenin her köşesine gökyüzünün bu ikazını iletti.

İnsanlar çok dikkat ettiler…ta ki yılın en büyük festivaline kadar. Bu festivalde Oba’nın kendi gücü kutlanırdı. En iyi saray dansçıları gece boyunca dans ettiler, Oba kendisi de tören giysileri içinde halkı için dans etti ve nedimleri ‘Güçlü Oba’ya selam olsun!’ diye şarkılar söylediler. Beşinci güne gelindiğinde her evde ve her sokakta şenlik vardı. Buna rağmen herkes çok dikkatliydi ve hiç kimse gökyüzünden misafirlerine ikram edeceğinden bir gram fazlasını kesmiyordu.

Adese’nin ihmali

Bir de ülkede hiçbir şeyden memnun olmayan bir kadın vardı, adı da Adese’ydi. Kocasının ona aldığı mücevherlerin hepsini taktığında ağırlıklarından zor yürüyordu, fakat yine de daha fazla kolye istiyordu. Tam on bir çocuğu vardı ama evi ona göre hala boştu. Her şeyden çok da yemek yemeyi seviyordu. Kutlamaların yedinci gününde Adese ve kocası Oba’nın sarayına davet edilmişlerdi ve gece yarısına kadar yemekler yiyip dans ettiler.

‘Ne güzel bir geceydi,’ diye düşündü sonra Adese, bahçesinde dururken, ‘tamtamlar, zenginlik, yemekler!’

Gökyüzüne baktı ve, sanki daha önce yaşadığı keyfi tekrar yaşayacakmış gibi, gökyüzünden büyük bir parça kesti ve onu yemeye başladı. Üçte birini bitirmişti ki, daha fazla yutamadığını fark etti. 

‘Ah, olamaz! Ben ne  yaptım?’ diye feryat etti,’bunu bir yere atamam. Otolo!’ diye bağırdı kocasına, ‘ gel de bu gökyüzü parçasını benim için bitir.’

Kocası bütün gece dans etmekten yorgun düşmüştü ve karnı da hala Oba’nın sarayında yediği gökyüzüyle tıka basa doluydu, ancak iki diş alabildi.

‘Çocukları uyandır!’ diye bağırdı Adese. Fakat  çocukların karnı da çok doluydu, annelerinin gökyüzü parçasını kemirmeyi bile beceremediler. Komşular çağrıldı, komşuların komşuları çağrıldı, fakat Adese’nin elinde hala büyük bir gökyüzü parçası duruyordu. Sonunda o da boş verdi ve ‘Ne olacak sanki?’ dedi, ‘çöp yığınında bir parça daha oluversin.’ Ve kalanları evinin arkasındaki çöp tenekesine attı.

O an Oba’nın sarayının üzerinde yıldırımlar çaktı, yer gökgürültüsüyle sarsıldı ve yukarıdan gür bir ses duyuldu: ‘Oba! Güçlü adam! Halkın bana saygılı davranmadı. Şimdi sizi bırakıp uzaklara gideceğim. Artık toprağı sürmeyi, ürünleri toplamayı ve ormanda avlanmayı öğrenmek zorundasınız. Kendi emeğiniz sayesinde doğanın armağanlarını ziyan etmemeyi öğreneceksiniz.’

O gece hiç kimse iyi uyuyamadı.

Sabah olduğunda, güneş, çatıların üstünden ve pencerelerden, gökyüzü gerçekten gitmiş mi diye dikkatle bakan, erkek, kadın ve çocukların başlarını aydınlatıyordu. Evet, gitmişti. Gerçekten gitmişti. Yukarılara doğru, uzanabileceklerinden çok daha ötelere çıkmıştı.

İşte o günden beri, kendi yiyeceğimizi kendimiz yetiştirmek zorundayız. Toprağı sürüyor, ürünleri ekiyor ve onları biçiyoruz. Bizim çok üstümüzde de gökyüzü var; sessiz, uzak ve mavi.”

Sözlü anlatım bi̇r topluluğun belleği̇di̇r. İnsanın doğayla, ai̇lesi̇yle, kabi̇lesi̇yle i̇li̇şki̇leri̇ni̇ düzenler ve eski̇ insanların deneyi̇mleri̇ni̇ yeni̇ nesi̇llere aktarır. Bunu yapmanın üç yolu vardır:

Sözlü Edebiyat-Mi̇toloji̇k hi̇kayeler, epi̇k hi̇kayeler, di̇dakti̇k hi̇kayeler. 

Mi̇tos dünyanın kökeni̇ni̇, tanrıların doğasını, nesneleri̇n düzeni̇ni̇ açıklar. Destanlar epi̇k anlatı örnekleri̇di̇r. ataların, kralların, beyleri̇n yücelti̇ldi̇ği̇ i̇şitsel soy ağaçları… Kahramanların i̇kti̇darını peki̇şti̇ri̇r. Yöneticiler daha başarılı, daha tanrısaldır. Sıradan i̇nsanlara yol gösteren atasözleri̇, özdeyi̇şler, bi̇lmeceler ve masallardır. Anlatıdan ders çıkaranlar yaşadıkları toplumu ve çevreyi̇ anlar, daha uyumlu bi̇r ömür sürer. 

Sözlü edebiyat, Sözlü anlatımın temel yapısı ri̇tmdi̇r. Ri̇tmi̇ sağlayanlar i̇se bi̇r ölçü, tekrarlar, ayni seslere ve vurgulara dönme, bi̇r müzi̇k aleti̇ eşli̇ği̇nde söyleyi̇şti̇r. Anlatıcı çalgı sayesi̇nde di̇nleyi̇ci̇ni̇n di̇kkati̇ni̇ çeker ve onu hi̇kayeye katar. Sözlü anlatımda doğaçlama ve düzensi̇zli̇k arzulanmaz. Her hi̇kaye aynı kalmalıdır. Ayni sözlerle, ayni ri̇tmle anlatılmalıdır. Anlatıcının yanlışları geleneğe ve toplumsal kurallara saygısızlıktır. Hi̇kayeyi̇ yolundan saptırmak da kendi̇ni̇ ön plana çıkaran bi̇r benci̇lli̇k sayılır. Hoş karşılanmayan bi̇r aykırılık. 

Sözlü edebiyat -Hi̇kaye saf kalmalıdır. Sözün büyüsü i̇nsanları sarıp sarmalar. Tıpkı İbrani̇ce sözcükte olduğu gi̇bi̇;

” Abra ke ad ebra.”

“Söyledi̇ği̇mi̇ yaratırım.”

Si̇hi̇rbazlar bunu sık sık vurgular: Abrakadabra!”

Oga’nın öyküsü

“Bir zamanlar Oga adında, altı oğlu olan bir avcı vardı. Karısı bir kez daha hamile kalmıştı ve doğacak çocuğun da yine sevimli bir erkek çocuğu olacağından emindi. Bir gün Oga silahlarını aldı ve ormana avlanmaya çıktı. Karısı ve çocukları da topraklarını sürmeye ve hayvanlarını otlatmaya gittiler. Akşam Oga’nın dönmesini beklediler, fakat Oga gelmedi. Sonra yemek yiyip yattılar. Ertesi gün oldu, Oga yine gelmedi. Ailesi bu konuda konuşuyor ve acaba ne olmuş olabilir diye endişeleniyordu. Olayın üzerinden bir hafta geçti, bir ay geçti, Oga’nın ailesi artık onun kayboluşu hakkında konuşmaz oldu.

Derken karısı çocuğunu doğurdu, yine bir oğlandı. Adını Puli koydular. Puli büyüdü. Oturmaya ve emeklemeye başladı ve ilk kelimelerini söyledi: ‘Babam nerede?’ Diğer oğlanlar birbirlerine baktılar.

‘Evet,’ dedi biri. ‘Babamız nerede? Uzun zaman önce dönmüş olmalıydı.’

‘Başına bir şey gelmiş olmalı,’dedi diğeri. ‘Gidip onu aramalıyız.’

‘Ormana gitmişti,’dedi bir başkası. ‘Haydi gidip izini sürelim.’

Böylece oğullar silahlarını alıp ormana gittiler. Oga’nın izini sürdüler ve sonunda açık bir alanda babalarının silahlarına ve bir dizi kemiğe rastladılar. O zaman babalarının avlanırken öldüğünü anladılar.

En büyük oğul öne çıktı. ‘Şanslıyız,’dedi,’ben ölen bir insanın kemiklerini yeniden bir araya getirebilirim.’ Ve kemikleri toplayıp teker teker yerlerine koydu.

Bu sefer bir sonraki oğul öne çıktı ve şöyle söyledi:’Benim de bir kudretim var. Kemiklerin etrafını etle kaplayabilirim.’

‘Ben de vücuda kanını yeniden koyabilirim,’ dedi üçüncü oğul.

Dördüncüsü ‘Ben de nefes alma gücünü ona yeniden verebilirim,’dedi ve ardından avcının göğsü inip kalkmaya başladı.

Beşincisi ‘Ben de ona hareket etme yeteneği verebilirim,’dedi.

Altıncı oğul ‘Ben de konuşma gücü verebilirim,’ dedi.

Sonunda Oga gözlerini açtı ve ‘Bana ne oldu?’ dedi.

Oğulları ona her şeyi anlattılar. Sonra onun silahlarını alıp hep beraber evin yolunu tuttular.

Beni kim hatırladı?

Karısı, Oga^yı gördüğüne çok sevindi. Ona banyo hazırladı ve onun en sevdiği yemeği yaptı. Oga tam dört gün evden çıkmadı; beşinci gün evden çıktı ve saçlarını kazıttı, çünkü ölüler diyarından dönenler böyle yapardı. Ardından  bir ineği öldürdü ve köydeki herkesi kutlamaya davet etti. Kadınlar yemek hazırlarken, o da ineğin kuyruğunu kesip ördü. Sonra da onu boncuklar, tüyler, deniz kabukları ve pek çok güzel şeyle süsledi. Sonunda, ortaya köyün şimdiye kadar gördüğü  en güzel kırbaç çıktı. Oga ziyafet sırasında, bu kırbacı, kendisinin evine kavuşmasında en çok yararı dokunan oğluna vereceğini söyledi. Hemen bir tartışma başladı.

‘Kırbaç beni olmalı,’ dedi birinci oğul.’Çünkü kemiklerini ben bir araya getirdim.’

İkinci oğul şöyle dedi:’İyi ama, et olmadan bunun pek bir faydası olmazdı.’

Üçüncü oğul ’Hayır, hayır,’ dedi,’asıl, kanı ben verdim, en önemlisi budur.’

Dördüncüsü ’Nefes olmadan hangi insan yaşayabilir ki?’dedi, ‘kırbaç benim olmalı.’

Beşinci oğul ‘Ama,’ dedi, ‘bir avcı hareket edemezse hiçbir yere gidemez.’

Altıncısı da şöyle dedi: ‘Konuşma kesinlikle en büyük güçtür, kırbacı bana verin.’

Tartıştılar, tartıştılar. Ta ki Oga susmalarını söyleyene kadar.

‘Kırbacı hangi oğluma vereceğimi biliyorum,’ dedi Oga. Eğildi, küçük Puli’yi kucağına aldı ve kırbacı ona verdi. ‘Çünkü beni o hatırladı,’ dedi ‘ve halkımızın inancına göre, bir insan eğer hatırlanıyorsa ölmüş sayılmaz.’

Sözlü edebiyat Mezopotamya’da Gılgamış Destanı ve Hindistan’da Mahabharata ve Ramayana’da olduğu gibi bir uygarlığın kökenini anlattı. İnsan kahramanların zaafını ortaya koydu ve güçlü tanrıların müdahalelerini seslendirdi.

Homeros Antik Yunan’da kahramanlar yarattı. Aşil ve Odysseus hem kaderle hem de kendi zayıflıklarıyla yüzleşti.

Yunan draması karakterleri ete kemiğe büründürdü, öyküye hayat vererek tiyatronun Atina’nın kültürünü biçimlendirmesini sağladı.

İnsanlar hala öykülerin peşinde.

Ve biri hatırlanınca ölmüş sayılmaz.

Ve gökyüzü hala sessiz, uzak ve mavi!

Sözlü edebiyatın tanımı

 

Yorum Yazınız