Polisiye Roman-Suçun Peşindeki Edebiyat

Polisiye roman popülerleştikten sonra seri üretim modelini tercih etmiştir. Belli karakterler, belirli kapalı mekânlarda, sıralı ipuçlarıyla sınırlı hayatlarında, önceden bilinen sayfa sayısında okuyucuya güvenli bir yolculuk vaat ederler.

İlk Cinayet

Âdem ile Havva Cennet Bahçesi’nden kovuldu.

İki çocukları doğdu yeni dünyalarına. Büyük oğullarına Kabil, küçüğüne Habil adını koydular. Tanrı işi değildiler. İnsanoğlundan doğmuşlardı…

Kabil toprak işleyen bir çiftçi oldu, Habil koyun güden bir çobana dönüştü.

Bir gün Tanrı onlardan kendi adına bir adakta bulunmalarını istedi. Habil Tanrı’yı mutlu etmek için kafa yormaya başladı. En değerli koyunlarından birini seçti, Tanrı’ya kurban etti. Kabil ise çiftçilere özgü hesap kitapla gelecek günleri düşündü ve Tanrı’ya biraz tahılla meyve sundu. Tanrı’nın seçimi baştan belliydi. Koyun güden çobanı sevgili kulu olarak seçti.

Kardeşler arasındaki kıskançlık bu olaydan sonra başladı. Kabil bu ateşin hırsıyla kardeşi Habil’i öldürüverdi. Tanrı gelip Habil’i bulamayınca onu Kabil’e sordu.

Kabil: “Bilmiyorum. Ben kardeşimin bekçisi miyim?” diye yanıt verdi (Yaratılış 4,9)

Tanrı bu cinayet yüzünden Kabil’i cezalandırdı. Artık çiftçilik yapmayacak ve hayatının sonuna kadar yeryüzünde bir göçebe olacaktır. Kabil kendisini tanıyacak insanlardan korktuğunu Tanrı’ya söyledi. Tanrı da onun üzerine koruyucu bir işaret koydu.

Kabille Habil’in çekişmesi az verimli topraklarda çiftçilerle çobanların çatışmasını anlatır, aslında. Kendisine âşık olan bir çoban tanrıyla çiftçi tanrının arasında seçim yapmaya zorlanan bir Sümer tanrıçasının hikâyesini de andırır.

Bazı öykücülere göre çoban Habil kardeşine hiç direnmemiştir ve pasifistliği temsil eder. Tıpkı tokat atana öbür yanağı çevirmeyi öğütleyen çoban İsa gibi.

Kabil’in taşıdığı işaret ise tarif edilmemiştir. Kimileri bu işaretin kırmızı saçlar ve yüzde bulunan bir iz olduğunu belirtir. Kimileriyse bunun siyah bir ten olduğunu söyler ki bu teori köleliği meşru hale getirmek için kullanılmıştır.

Suç ve Ceza

İnsanın dünyasında suç doğaldır. Ellerinde hiçbir şey olmayanlar, yedi sülalelerine yetecek varlığa sahip zenginlerin elinde olanlara öfke ile bakar. Suçu tanımlayan ise iktidarın kendisidir. Bir dilim ekmeği çalana da birini öldürene de ölüm cezası verebilir. Yetke yeni suçların doğumuna da neden olabilir.

İlk cinayetin nedeni Hıristiyan baba tanrının tavrıdır, suç ortaya çıkınca cezayı da kendisi verecektir.

Zenginliği hedef olarak belirleyen küçük burjuva dünyasında da suç bir çıkış yolu olarak belirir. Yasa dışı eylem insanı bir gecede varlıklı kılabilir. Lümpenler için de varlıklarını anlamlandıracakları yeraltı dünyası bir çekim merkezidir. Paraya ve güce eriştiklerinde boşa geçen günlerinin acısını aşırılıklarla çıkarabilirler.

Aşk ve suç, bu iki tema sanatçılar için de vazgeçilmez alanlardır. Suçun ve sevdanın olmadığı öykü neredeyse yoktur.

Suç işlemek için kahramanlara özgü nitelikler gerekir; cesaret, akıl ve sabır.

Modern burjuva dünyasında sıradan birey bile kendi kazancını artırıp başkalarının felaketini görmek ister. Ayağa düşmeden suç işlemek toplumun genelinde “başarı” olarak yorumlanır. Günümüz dünyasında saf iyiliği kişiliğinde barındıran “şövalye ruhlular” aptallıkla ya da delilikle suçlanır.

Suçlunun tanımı şöyle yapılabilir: kendi arzularını gerçekleştirmek için bütün araçları kullanabilecek kişi. Politik düzlemde suçlu, halkın lideri, vizyon sahibi ve milletin temsilcisi olabilir. Suç iktidarın varlığını da meşrulaştırır. Her yönetici iktidara zarar veren her şeyi suç olarak kabul edebilir.

Toplumda suçlu bulunduğu yerde kurban edilir, suçluyla birlikte ona ceza verenler de kendi sapkın arzularını cezalandırır. Kendi suç eğilimimizi büyük bir öfke ile taşlarız. Haz ile korku görkemli ceza ritüellerinin oluşmasına neden olmuştur. Bu gösterinin yapılabilmesi için gerçek suçlunun bulunmasına da gerek yoktur.

Oysa iktidar örgütlü olmayan ve kendine yönelmeyen suçlara çoğu zaman göz yumar. Kentlerin çürümüş, yozlaşmış ve suça bulanmış kesimleriyle gizli bir anlaşma yapılır. Bu alanlara devletin polisi gerektiğinde müdahale eder. Polis bu tekinsiz dünyada hayalet gibi sokaklarda dolaşır, bir anlamda gizli bir örgüte dönüşür. Polisin gözünde herkes olağan şüphelidir, bireyler kendi mahrem dünyalarını saklamak isteseler bile bu polis açısından cezalandırılması gereken bir durumdur.

Dedektif karakteri insani yüzünü yitiren polisin ve hukukun yansımasını anlatılarda biçimlendirir. Suçu çıkarıp ortaya koyan bilgiyi sunar.

Polisiye Roman

Polisiye roman gerçek bir kişilik olan Fransız Vidoq’un anılarıyla popülerleşmeye başlamıştır. O, eski bir suçludur, sonunda muhbirliği tercih eder, bir örgütün başında suçluların hareketlerini gözlemler ve suçüstü yapar. Onun yeteneği suç dünyasını iyi tanımaktan gelir.

Anglo Sakson dünyasında Edgar Allen Poe Morg Sokağı Cinayetleri ve Altın Böcek ile tekinsiz öyküler anlatmaya başlar. Dedektif tipinin yaratıcısı ise Conan Doyle’dur.

Sherlock Holmes’un maceraları suçu akılla çözen bir kahramanın akıl oyununu yansıtır.

Polisiye romanın atmosferi medeniyetin başarılı, züppe, kendine özgür hisseden kahramanın içinde bulunduğu refah ve lüks dünyasıdır. Bu romanda insanlar modern ve uygar, kentli ve kibardırlar. Yaşamın acılarını ve sevinçlerini tam hissetmezler. Dedektif insani zaaflara sahip olsa da sevimsiz ve küstahtır. Onu dengeleyen daha alçakgönüllü ve sempatik bir yardımcıyı yanında taşır. Suçu ve suçluyu arayan özel kişi olay ile duygusal bağını koparır, sadece mantığın izlerini sürer. Soylu olsa da yeraltı dünyasını bilir, düşünen bir makine gibi davranır, kötünün gücünü sınırlamaya çabalar. Sağladığı bilgiyle toplumun ne yapacağını çok da umursamaz. Tıpkı sanatçı ve bilim adamları gibi dünyadan elini eteğini çekmiş ve yabancılaşmaya başlamıştır.

Polisiye roman popülerleştikten sonra seri üretim modelini tercih etmiştir. Belli karakterler, belirli kapalı mekânlarda, sıralı ipuçlarıyla sınırlı hayatlarında, önceden bilinen sayfa sayısında okuyucuya güvenli bir yolculuk vaat ederler. Bu garantili anlatım tarzı, boş vakitlerini geçirmek isterken bir bulmacanın peşine takılan meraklı okuyucuyu cezbeder. Agatha Christie ve Georges Simenon’un kitapları 50 yılda 300 milyondan fazla alıcı bulur.

Polisiye entrikalar zamanla şiddetle harmanlanır, gerilim unsurları artar. Suçlunun şiddetiyle onu kovalayan polisin şiddeti birbirine karışır, arka plandaki toplumun kara gerçekliği yavaş yavaş belirir. Başarının tek ölçüt olduğu dünyada polisiye, prefabrik üretimin egzotizmi ve erotizmi ile “sosa bulanır”. Okuyucular kendi olanaksız suç işleme arzularını çeşitlendirirken, suçlunun bir şekilde cezasını çekmesiyle derin bir soluk alır.

Yorum Yazınız