Don Kişot-Kaybedenlerin Destanı

Don Kişot kendi dünyasının kurallarını herkese ve her şeye karşı savunmayı kendisine amaç edinmişti. Kaybedilen değerleri umutsuzca arayan kahraman gönül zenginliğini belirten bir isim haline geldi.

Cervantes modernleşme ile yüzleşen bir imparatorlukta yaşadı. Yeni keşfedilen kıtadan altın akıyor, ama geleneksel yapı bir türlü değişmiyordu. İspanya kuzeyde yeşeren Protestanlıkla ve doğuda yer tutmuş İslam’la rakipti. İber yarımadasındaki Yahudiler de bir tehdit olarak görülüyordu. İspanyollar bitmez tükenmez gibi görünen yıpratıcı bir mücadele içinde ömürlerini törpülediler. Cervantes de bu maceradan uzak kalmadı; İnebahtı’da savaştı, sol elini kaybetti, parasız kaldı ve Türklere esir düştü.

Yazarlığı yaşamında istediği rağbeti görmemişti. Ayyaşların arasında ve yüksek beğenileri olmayan okurlarca ilgi görüyordu. Soylu türlerdeki çalışmaları ilgi bulmamıştı. Tutucu yanı ağır basmıştı; eskimiş Rönesans ilkelerine sıkı sıkıya bağlıydı, bilim ve edebiyatın dünyayı güzelleştireceğini umuyordu.

Cervantes, kimsenin değer vermediği kuralları uygulamaya çalışan bir kahraman yarattı. Don Kişot kendi dünyasının kurallarını herkese ve her şeye karşı savunmayı kendisine amaç edinmişti. Kaybedilen değerleri umutsuzca arayan kahraman gönül zenginliğini belirten bir isim haline geldi. Yel değirmenleri ile çarpışması onu kendi değerleri için sonuna kadar mücadele eden kişilerin sembolü yaptı.

Cervantes kaybedenlerin bir destanını yazmıştı.

Don Kişot -Başarısızlığın Öyküsü

Şövalye romanlarına sığınan Mancha’lı Don Kişot eski bir zırhla silah kuşanır ve kötülüğün üzerine yürümek için evinden ayrılır. Hayallerinin kadını olarak gördüğü köylü Dulcinea’yı dünyanın en güzel kadını ilan etmesi alayla karşılanır. Evine geri geldiğinde berber ile papazın kitaplarını yaktığını görür. Don Kişot görevinden vazgeçmez, geçkin atı Rossinante ve sadık uşağı Sancho Panza ile beraber macerasını sürdürür. Tüm mücadelesi bir yenilgiyle son bulur, sonunda vazgeçtiğine dair bir yemin etmek zorunda kalır. Düşleri yersizdir, artık yaşam şiirsellikten uzaklaşmıştır. Hayatın zorluklarını Sancho’ya bırakarak göçer gider.

Tanrısal barışın, inanç beraberliğinin olmadığı, adalerin ve güzelliğin terk edildiği, şiirin yitip gitmeye başladığı yeniçağda Cervantes kuraldışı bir türün ilk örneğini vermiştir: Roman. Romanın amacı gerçeği göstermek değildir, kurgusu gerçekdışıdır. Düş gücü macera ile harmanlanır. Cervantes yaşadığı anın güçlü figürlerinden bir hikâye aktarmaz. Don Kişot ne acımasız bir fatih, ne bankacı ne de bürokrattır. Şövalyeler çağı son bulurken, yazar eski ideallere eğitici bir form vermeye çalışır. Fakat Cervantes engelleri aşan görkemli zaferler peşinde değildir, başarısızlıkların kabul edilmesi ve yeni dönemin ikiyüzlü ahlakının sergilenip lanetlenmesi biricik gayesi olur.

Roman türünün yaratıcısı umudunu hiç kaybetmedi, ölümünden dört gün önce son eserini bitirmişti. Şiddetin ve zenginliğin kol gezdiği bir çağda eski soylu günlerin ideallerine sıkı sıkıya bağlı kalmıştı. Ardından gelen Rousseau, romanı eğitim amaçlı kullanacaktı, Goethe olgun bir iyimserlikle öğrenme romanını geliştirdi. Okuyucu kendi yaşam tecrübelerinden, kederlerinden ve sevincinden kendini tanımlama imkânı bulabileceği bir edebiyat alanını tercih edecekti. Balzac acıların altını çizerek, çürüyen bir uygarlıkta tüm masumların nasıl değerlerini yitirdiğini bize gösterecekti.

Kirlenen dünyada kahraman umutsuzca direnmeye devam edecekti.

Romanlar arasındaki ayrım

Halk tarafından büyük ilgi gören şövalye romanları belli bir tekniğe sadık kalarak kaleme alınır. Kahramanın kimliği başlangıçta meçhuldür. Tıpkı kahraman gibi okuyucu da bu gizemli sorunun cevabını romanın sonunda alır. Kahraman uzak ülkelerde maceraya atılır, birçok sınavdan geçer ve bunları başararak güzel bir prensesle evlenerek ödülünü alır. Evlilik, bu kutsal ittifak, hem kahramanın kurtuluşu hem de toplumun değerlerinin görkemle onanmasıdır.

Yeniçağda ise romanın şeması tersine döner. Roman kahramanı evli bir kadına âşıktır ve aşk aslında kavuşulamayan bir hazinedir. Kahramanın savaşı da hep başarısızlıkla, bozgunla sonuçlanır. Bireyin bu belirsizlikler içinde bin bir kuşkuyla süren yolculuğu huzurlu bir sona kavuşmaz. Artık gelenekler bozulmuş, kahramanı koruyan feodal bağlar çözülmüş, doğayı biçimlendiren insanın kanunları yeni bir ahlak yaratmıştır. Bu ahlak da güç temeli üzerinde yükseldiğinden ikiyüzlüdür, zamana ve mekâna göre değişebilir.

Fetihler çağında gerçek maceralar bu ahlak üzerinde biçimlenir. Gemileriyle uzak karalara ayak basanlar, gerçeğin kurgudan daha acımasız olduğunu kanıtlar. İnsanlık değerleri ayaklar altına alınırken bazı düşünürler, tüm insanlığı kapsayacak yeni değerler üretmenin gayreti içindedir. Evrensellik bu kez din dışının alanına çekilerek, farklı ideallerin peşine düşer.

Yorum Yazınız