Ne için yaşarız?

Derviş onca yol yürüdükten sonra yol kenarına oturdu. Niyeti güzel bir düş görmekti. Çok geçmeden yeşil çimenlerin üzerine uzandı.

Onunla eğlenmek gayesinde olanlar başına toplandı. Gölgeleri Derviş’in yüzünü kapadı, içlerinden biri tekmesini savurdu, ayağında sızı duyan Derviş gözlerini araladı.

“Söyle bakalım yolcu, ne için yaşarsın hayatta?”

Derviş ağzında bal uykunun tadı, doğruldu birazcık. Zihnini toparlamaya çalıştı.

“Yaşamımın amacını sorarsın ha? Bir amaç ararsın di mi? Kimi para der buna, kimi sevda… Ama gerçekten amacı var mı hayatımızın? Sabahları elimize almak isteriz; olmaz. Akşamları tutmak isteriz; yüreğimiz hüzünlenir, sadece. Bir taşı taşırız sırtımızda tüm gün, geceleyin yuvarlanışını izleriz, ümitsiz. Tüm çabalarımız nafile… Bırakın akşamlar dilediği gibi geçsin.”

Onu seyredenler birbirlerine bakmış, içlerinde dediklerini anlayan kimse yokmuş. Derviş yine uzanacakken biri üstelemiş.

“Sorudan kaçtın yolcu… Söylemedin ki bilelim.”

Derviş başını ellerinin üstüne koyup gözlerini kapamış.

“Nesini anlamadınız? Ölmek için yaşarız, hepsi bu!”

İz Sürücü

Bütün dileklerin gerçekleştiği bir odada ne dilemeli ki insan?

Arzularının anlamsızlığını fark eder sadece, o odada. Başını sokacak güzel bir ev mi? Lüks bir otomobil mi? Güzel bir kadın-yakışıklı bir erkekle kavuşmak mı? Sonsuza dek mutlu yaşamak? Peki nasıl? Nedir ki mutluluk?

Kibrit alevleri gibi aniden parlayıp birdenbire söndüğüne göre?

O dileklerin gerçekleştiği odaya adım atmak istemezsiniz emin olun. Hayaller çabucak buharlaşırlar çünkü.

Varılan yer değil, yolculuktur aslolan. Aşk denizinden geçip, ayrılık vadisinden geçen, hırs ovasını aşıp Kıskançlık Gölünün üstünde kanat çırpan sonunda Kaf Dağı’na varan 30 Simurg misali. Aradıkları sultan kendileridir.

Harita

Tarkovski’nin Kurban filminde bir Avrupa haritası büyük bir çerçevede görülür. Onu getiren haritanın “gerçeğe yakın olduğunu” söyler. Çizdiğimiz dünya böyledir işte, bir yüzü doğru olsa bile diğer yüzleri hatalarla doludur.

Kara parçalarını, deniz kıyılarını, nehirleri ve kentleri kutsarsak, kendi koyduğumuz sınırların içini vatan diye sahiplenirsek uğruna ölebileceğimiz bir şey bulduğumuzu sanırız. Oysa o sınırlar yeryüzünün bütün güzelliklerinden mahrum kalmamızı sağlar.

Farklılıklardan korkup içine kapananlar çürümeye mahkumdur. Dalları budanır, gövdeleri ve kökleri zamanla kurumaya başlar, içleri çürür.

Yeryüzü vatandaşları ise bütün fikirleri kucaklar, seçme şansına sahip olur. Sadece dünya ile yetinmek de gereksizdir. İçinde bulunduğumuz evrende sayısız yıldız bize göz kırpar.

Karanlığın içine doğan yıldızlardır onlar. Başlangıçtaki hiçliğin içinde inatla parıldarlar.

Satıcı

Derviş çimenler üstünde uyurken bir bezirganbaşı gelivermiş başının ucuna. Uzun uzun seyretmiş rüya arayan bilgeyi. Sonunda dayanamamış omzunu sarsmış.

“Dünyanın en güzel şeylerini satıyorum ey miskin!”

Derviş oralı olmamış, satıcıyı gördükten sonra yine gözlerini kapamış. Ama satıcının en büyük meziyeti ısrarcı olmasıymış.

“Seni mutlu edecekler, inan buna.”

Derviş’in uykusunu kaçırmayı beceren bezirgan mallarını önüne dizmiş, Derviş doğrulup bir bir eline almış parlak taşları, kumaşları.

“Satın almıyorum,” deyivermiş.

Bezirganbaşı şaşkınlıkla Derviş’i izlemeye başlamış.

“Bu sadece seni mutlu edecek, sadece seni!”

Çaresiz bir ruh üzerine ağıt

Beceremedik anne… Yaşamayı beceremedik.

Sen gün be gün solarken, ben kocaman, sert bir diken oldum.

Aynı dalda kurumaya yüz tuttuk.

Ne sen yeniden açabilirsin artık, ne de ben bir bülbülün göğsüne batın sana kan verebilirim.

Yaşam budur işte,

Çaresiz ruhların gezindiği, gelip geçen zaman parçaları.

Yorum Yazınız